Denizbank Tarafından Hazırlanan Haftalık Makro Ekonomi ve Strateji Raporu (27.07.2009)
"Resesyonun Bankalara Etkisi Büyüyor !...
Global kriz, 2007 ortalarında (çoğu ticari ve konut ipoteklerine) dayalı seküritizasyon piyasalarının tıkanmaya baslamasıyla kendini gösterdi. Son yıllarda (CDO, CLS, CLN) gibi karmasık seküritizasyon türevlerinden iyi paralar kazanan Anglosakson finansal sistemleri liderliğindeki gelismis ülke bankaları bu türevlerin fiyatlarının hızla düsmesiyle büyük zararlar yazmaya basladılar. Bu portföylerin çoğu, bilanço dısında olup krize kadar kendi kendini toptan fonlama piyasalarında (yatırım fonlarından, emeklilik fonlarından, baska bankalardan, vs.) kısa vadeli finanse etmekteydiler (bugün bilançosu sorunlu bankalardan birinin türev portföyü 544 milyar $’a kadar çıkmıstı). Krizle birlikte toptan piyasalarda fonlama kesilince bu portföyler mecburen bilanço içine çekilmek zorunda kaldılar. Böylece hem 2007 basından beri 1.1 trilyon $’a ulasan portföy zararları hem de likidite açığı bilançolara yansımıs oldu, bankaların yeni sermaye ve fonlama ihtiyaçları ortaya çıktı (örneğin, yatırım bankaları mevduat toplayabilmek ya da merkez bankasından fonlama alabilmek için ticari banka izni aldılar). Toptan piyasalar bu zararları ne fonlamak ne de sermaye yatırımıyla üstlenmek istemedikleri için devreye sermaye aktarımı ile devletler ve fonlama mekanizmaları ile merkez bankaları girmek zorunda kaldılar. Bankacılık sistemleri yeniden özel sektörden fonlama bulabilecek sekilde yeniden yapılanana kadar otoritelerin suyuyla dönmeye basladı.
Bu arada bir anlamda bankalara oyverenlerin vergi gelirlerini aktarmıs olan otoriteler politik olarak zor durumda kalmamak için destek verdiği bankaların is yapıs sekillerine karısmak ve yaptırım uygulamak zorunda kaldılar.
Göreceli olarak daha iyi durumda olan bankalar bunun islerini zora sokacağını görünce en azından sermaye desteklerini geri ödeyerek bu boyunduruktan kurtulmaya çalıstılar. Ama merkez bankasından fonlama bağımlılıkları devam etti. Özellikle Anglosakson otoriteleri buna çok fazla ses çıkarmadılar çünkü sanayi sektörleri giderek Asya’ya kaydığı için elde kalan önemli bir güçlerini, yani finansal sistemlerindeki know-how üstünlüklerini yitirmek istemediler. Ne kötü durumdaki bankaların yok olmasına (ve bilançosu sağlam olanların önlerinin açılmasına) razı olabildiler ne de sağlam olanların bildiklerini okumalarına karısabildiler. Obama’nın danısmanı, eski FED Baskanı Volcker’ın regülasyonu sıkılastırma çabaları ABD finansal sisteminin üstünlüğünün bu sekilde zarar göreceğine inanan Summers-Geithner bloğuna çarptı. Bir regülasyon reform paketi ortaya çıktı ama Volcker’ın önerdiği “bankaların spekülatif pozisyonlarının farklı sermaye limitlerine tabi tutulması, tezgah üstü türev enstrümanların organize pozisyonlara tasınması, bankaların asırı büyümesini engellemek için kaldıraç limitleri, daha az sayıda ama daha yakın çalısan regülatör kurumlar” gibi istekleri ya hasıraltı edildi ya da yumusatılarak (ve nasıl yapılacakları konusunda ortaya somut bir sey konmadan) pakete sokuldu.
Ayrıca Anglosakson otoriteler (ve bu piyasalara özenen diğer sistemlerdeki otoriteler) bilançoları sorunlu hale getiren türevleri (zehirli varlıkları) bugün itibarı ile temizleyebilmis de değiller (çünkü temizlemeye çalıstıklarında ortaya IMF tahminlerine göre global anlamda 4 trilyon $’a ulasacak yeni zararlar çıkacağını görüp çekiniyorlar). Görülen o ki, bu tür bilançoların zaman içinde elde edilecek karlarla kendi kendilerine temizleneceklerini ümit ediyorlar. Bunun için bankaların bankacılık islevlerini yerine getirmeleri, otoritelerin sağladığı sermaye ve fonlama katkılarını kullanarak kredi vermeleri ve bu sayede elde edecekleri karlarla zehirli varlıklarını temizlemeleri gerekiyor. Üstelik planın basarıya ulasması için bu sürecin mümkün olduğunca hızlı olması gerekiyor. Süre uzadıkça bankacılık sistemine yönelik süpheler artacak ve ekonomiler de yeniden büyüme sürecine girecek finansman desteğinden yoksun kalacaklar.
Bankalar Kredi Vermekte Zorlanıyorlar...
Merkez bankaları ticari bankaları cömert sekilde fonluyor (örneğin, FED bankaları fonlamada 2008 Mart’ından beri 3 ay vadeye çıkmısken Avrupa Merkez Bankası – AMB – 1 yıla çıkmıs durumda). Ama buna rağmen bankalar bu likidite desteğini krediye dönüstürmekte zorlanıyorlar. ABD bankalarının ticari kredi portföyleri 2008 yılı basından beri büyüme hızını düsürüyor ve son çeyrekten beri de küçülüyor (asağıda soldaki grafik). İngiltere’de de benzer bir durum sözkonusu. Yılbasından beri hem İngiliz bankaların hem de ülkedeki yabancı bankaların portföylerinde küçülme var (asağıda sağdaki grafik).
Ekonomileri banka kredilerine çok daha bağımlı olan Euro bölgesi (Euro para birimini kullanıyor olup AMB’ye bağımlı bölge) de benzer sekilde yine süratle reel sektöre kredi vermekten kaçınıyor (asağıdaki grafik). AMB’nin bankalara verdiği uzun vadeli kredilerin (1 yıl vadede 442 milyar ¬) üçte biri kadar bir likidite reel sektöre kredi olarak gitmektense gecelik olarak AMB’ye geri dönüyor. Üstelik Baskan Trichet’nin Euro bölgesi bankalarına yaptığı sitem öncesinde bu miktar (yani AMB’ye parkedilen gecelik likidite) 400 milyar ¬’ya yaklasıyordu. Trichet “bankalara uygun kosullarda sirketlere ve tüketicilere kredi vermeye devam etmeleri sorumluluğunu hatırlatıyoruz” seklinde centilmen bir sitemde bulunduktan sonra “hepimiz bu tür zor kosullarda ekonomimizin islemeye devam etmesi için elimizden geleni yapmak zorundayız” diyerek bunun sadece banka sorumluluğu değil ekonominin tüm birimlerinin bir sorumluluğu olduğunu ve sorunun sadece kredi vermemek değil kredi talebinin zayıflığı olduğunu da ekledi. Bankalara düsük faizle ve düsük kalitede teminatlarla, önemli bir kısmında 1 yıl gibi uzun vadelere çıkarak 800 milyar ¬’ya yakın bir destek sağladıktan sonra bir otoritenin bankalardan bu tür bir isteği olması gayet normal karsılanabilir.
Bu durumda bir sonraki soru, tüm bu radikal desteklere rağmen finansal sistemlerin neden kredi veremedikleri ve reel sektörün bugünlerde neden merkez bankaları destekli finansman programları ve kendi çıkardıkları tahviller dısında kredi bulmakta zorlanıyor oldukları. Cevap dünyada ne olup bittiğinden haberi olanlar için zor değil.
Bankalar Kredi Vermekte Neden Zorlanıyorlar ?...
Krizin ilk döneminde bilançolarındaki zehirli varlıklardan darbe alan banka bilançoları bugünlerde krizin üçüncü asamasında ortaya çıkan “resesyon (üretimde gerileme)” nedeniyle yeniden darbe almaya basladılar.
Gerçekten de hemen hemen tüm gelismis ülkelerde son yılların en ciddi üretim daralması yasanıyor (yandaki grafik). 2009’un ilkçeyreğinde Almanya’da %7, Japonya’da %9, Euro bölgesi ve İngiltere’de % 5’e yaklasan (yıllıklandırılmıs) küçülmeler var (Çin yılın ilk 6 ayında %7.1 büyümüs iken). Ekonomiler, otoritelerin radikal sektörel tesvikleri sonrasında resesyon ağırlasmadan stoklarını biraz eritebildiler (hatta tesvik dozajı asırıya kaçan bazı sektörlerde stok açığı bile olustu) ve buna paralel ikinci çeyrek ve sonrasında giderek azalan küçülme oranları görülecek. Siparisler, satın alma endeksleri, is ve tüketici güven endeksleri yeniden yönlerini yukarı çevirdiler. İhracat (Euro bölgesi dısında) biraz hareketlendi. Bunu gören yatırımcılar asırı kötümserlikten çıkarak kısmen yeniden pozisyon almaya basladılar (vurgulayalım, iyimserlik değil, asırı kötümserlikten çıkıs). Banka kredileri üzerinden reel sektöre yön bulamayan likidite destekleri de finansal piyasalara yönelerek bu alımları destekledi. Resesyondan daha çabuk çıkacağı anlasılmaya baslanan Asya ülkeleri liderliğindeki gelismekte olan ülkeler özellikle talep gördü. Ama global talep kosullarındaki bu iyilesmenin tesviklerden büyük destek aldığı düsünülürse aynı hızda devam edemeyeceği ve uzunca bir süre ekonomilerin 2007 öncesi büyüme hızlarının altında kalacağı görüsü hemen hemen her ekonomistten destek görüyor. Ekonomistleri bu sekilde düsünmeye sevkeden bir baska gösterge de issizlik oranlarındaki hızlı yükselis. ABD ve İngiltere’de issizlik oranları %10’lara yaklasıyor. İslerini koruyabilenler de yakında kaybedebilecekleri korkusuyla tasarruf yapmaya ve borç yüklerini azaltmaya çalısıyorlar. Ekonomileri özellikle tüketim harcamalarına dayalı olan Anglosakson bölgesinde issizliğin artması ekonomilerin önemli bir itici güçten yoksun kalmaları demek.
Buna issizliğin gecikmeli reaksiyon veren bir gösterge olduğu ve ikinci çeyrekte baslayan “normallesmenin” issizliğe yine gecikmeli olarak yansıyacağını söyleyerek itiraz etmek de mümkün, bu ekonomilerin eski büyüme hızına ulasacak iyimserlik baslamadan sirketlerin istihdam arttırmaya cesaret edemeyeceklerini ve issizlik oranlarının yüksek seviyelerinde uzun süre devam edeceğini görerek bu itirazı önemsememek de. Özetle, bankaların likidite kosullarındaki düzelmeye rağmen kredi vermekte zorlanmaları bu resesyon kosullarından ürkmelerinden kaynaklanıyor. Bu sadece mesnetsiz bir korku değil. Gerçekten de sıkıntılar var.
Batık Kredi Sıkıntıları Büyüyor...
Krizin ilk asamasında daha ziyade (zehirli) türev portföylerinden darbe alan bankalar resesyonla birlikte bugünlerde batık kredilerden zarar yazmaya basladılar. ABD’de kredi batıklarından yazılan zararlar hızla yükseliyor (asağıdaki grafik). Konut kredilerine son aylarda ticari gayrımenkul batıkları da eklenmeye basladı. Vadesinde ödenmeyen kredi kartı alacaklarının toplam kredi kartı borçlarına oranı da %6.6 ile son 10 yılın zirvesine çıktı. Krizin basında yatırım bankaları ya da yatırım bankacılığına soyunan ticari bankalar iflas ederken bugünlerde CIT group gibi 75 milyar $ aktif büyüklüğü ile 1 milyondan fazla KOBİ’ye kredi riski olan (leasing ve factoring dahil) 100 yıllık bir banka iflasın esiğine geldi (mevcut kreditörler vadesi gelen borçlarını yeniden yapılandırmazsa iflasa gidecek). Aktiflerinin üçte ikisi KOBİ kredisi olan böyle bir banka iflasa gidiyorsa sebebi çok büyük olasılıkla batık kredilerinin dayanılmaz hale gelmis olmasıdır.
ABD bankalarındaki bu sıkıntıları geçtiğimiz günlerde açıkladıkları 2. çeyrek bilanço karlarında da görmek mümkün. Bir büyük eski yatırım bankası (kriz sonrası rakipsizlikten de kaynaklanan bir sekilde) aracılık faaliyetlerindeki hızlı artısla karını yükseltirken aracılık faaliyetlerine eskisi gibi ağırlık veremeyen bilançosu sorunlu bir büyük ticari banka batık kredi zararlarını ancak 6.7 milyar $’lık istirak satıs geliri ile kapatabildi. Bir baska (eski) yatırım bankası bu sekilde ek bir gelirle kurtulamayıp 700 milyon $’lık ticari gayrımenkul batığı nedeniyle zarar açıklarken yine benzer sekilde ülkenin 4. büyük ticari bankasının hissedarları kredi batıklarının ikinci çeyrekte (ilk çeyreğe göre) %45 yükseldiğini görünce beklenenin üzerinde açıklanan kara sevinemediler (yazılan zararlara uygun rezerv ayrılmazsa, doğal olarak, kar açıklamak zor değil). Küçük bankalar da farklı değil. Ayrıca konut ipoteklerindeki sorunların bittiği de düsünülmemeli. ABD’de bugünlerde “temerrüte düsen ipoteklerde ev sahiplerine geri alma taahhüdüyle kiralanırsa hacze gitmekten daha mı iyi olur“ tartısmaları yasanıyor (yılda 2 milyondan fazla ipotek kredisinde haciz yasanmakta olan ABD’de hükümet konut kredilerindeki yeniden yapılandırmalar için 75 milyar $ ayırmıs ve bunun yaklasık üçte birini kullanmıs durumda).
Batıklardaki artıs ve resesyonun bilançolara vurduğu darbe sadece ABD bankalarına da özel değil. AMB Euro bölgesinde 2010 sonunda kadar 280 milyar ¬’luk batık kredi zararı yazılmak zorunda kalınacağını tahmin ediyor ve son gelismeler de buna uygun seyrediyor. Örneğin, küçük Baltık ülkelerinde giderek ağırlasan resesyonun etkisiyle buraya yatırım yapmıs (kredi riski almıs) İsveç bankaları ciddi sıkıntı yasıyor. İsveç’in en büyük bankalarından Swedbank ikinci çeyrekte bu ülkelerdeki batık kredilerinde kaynaklanan 238 milyon $’lık bir zarar açıkladı (bunun doğal bir sonucu olarak bu ülkelere olan riskini azaltmaya çalısıyor). Bir baska örnek, bankacılık sisteminin zehirli türev enstrümanlara girmemesi, dinamik provizyonlama adı altında verilen kredi paralelinde provizyonu otomatik ayırma gibi sıkı regülasyonlar nedeniyle krizin galibi olarak görülen ama resesyonla birlikte 2009 ilk çeyreğinde ekonomisi %3.3 küçülen ve issizlik oranı %20’ye yaklasan İspanya. Bilanço riskini global sekilde dağıtan büyük bankalara oranla reel ekonomiye (özellikle insaat sektörüne) çok daha bağımlı olan Caja adı verilen yerel bankaların bazıları artık batıkları nedeniyle ayakta kalmakta zorlanıyorlar. Mart ayı sonunda merkez bankasının devraldığı Castilla-La Mancha adlı bankadan sonra iki Caja’nın daha (Casajur ve Caja de Murcia) bir baska bankayla birlestirilmesi gündemde. Zaten sıkıntıları gören ve 10 Caja’yı özel gözetim listesinde tutan merkez bankası 9 milyar ¬’luk bir fon kurarak birlesmeleri tesvik etmek isterken meshur “dinamik provizyonlama” da tarih olmus durumda.
Özetle, bankacılık sistemleri bugünlerde resesyondan ikinci bir darbe alıyorlar ve kredi verememelerinin ardında resesyonun reel sektöre olan ve yakın gelecekte de devam edeceği düsünülen sıkıntıları rol oynuyor.
Türkiye’de Son Durum...
Dünyadaki sorunları aynen yasayan Türkiye’deki bankaların kredi portföyleri geçmis yıllardaki performanslarından uzak. Yılın ikinci çeyreğinde tüketici kredileri ağırlıklı olmak üzere TL kredilerde bir artıs var ve Temmuz ortası itibarı ile yıl sonunun üzerinde bulunuyor (yandaki grafik). Döviz kredileri de benzer sekilde biraz hareketlenmis olsa da 2008 sonu seviyesinin oldukça altında. Toplamda kredilerin 2008 sonu seviyelerinde olduğu (yani kayda değer bir büyüme göstermediği), ve krizin siddetlendiği 2008 son çeyrek basına göre asağıda olduğu görülüyor.
Türkiye’deki bankaların krizde risklerini yakından takip ederek bilançolarını doğru yönettikleri bir gerçek. Zaten bu nedenle kriz sırasında Türkiye’nin bankalara devletten sermaye ya da özel fonlama yardımı yapılmayan bir kaç ülkeden biri olduğu ile övündük. Ama bu durum geçmise yönelik bir sonuç. Sistem bugün yeterli likiditeye ya da sermaye gücüne sahip olabilir. Ama bankalar için önemli olan gelecekte fonlamalarının ne olacağı. Sistem kriz sırasında geçmiste kredi aldığı bankaların iflasını görünce doğal olarak yurtdısı fonlamaya güvenemiyor. Mevduat sahipleri de ısrarla (ve 2006 öncesi hatalı para politikasının bir sonucu olarak) mevduat vadelerini ortalama 1 ayın üzerine çıkarmıyorlar. O zaman da Euro bölgesinde olduğu gibi 1 yıla varan vadelerde (ucuza) fonlayacak, kredi y da mevduat garantileri ile destek verecek, “fonlama güvencesi” sağlayacak otoriteler kalıyor ama Türkiye’de bu imkanlar yurtdısındaki kadar değil (3 aylık fonlama daha Haziran ortasında basladı ve bugün itibarı ile de durdu, kredi garanti fonu henüz çalısmaya baslayamadı). Bankaların böyle bir durumda rahat davranmalarını beklemek adil değil. Buna bir de yine dünya trendine paralel büyüyen reel sektördeki sıkıntıları eklemek gerekir. Ekonominin ilk çeyrekte %14 küçülmesine, issizliğin %15’e çıkmasına paralel sorunlu krediler de artmaya devam ediyor ve tedirginlik yaratıyor (yandaki grafik, sorunlu kredi oranı KOBİ’ler için %6.5, kredi kartlarında %10.4, tüketici kredilerinde %3.6). Bankaların hem kriz tecrübelerinden gelen esnek yapıları hem de bugünkü güçlü sermaye tabanı ile mevcut (mevduata dayalı) likidite imkanları reel sektöre kredi yeniden yapılandırmaları ile yardımcı olabilmelerine ve mecburi zararları hazmedebilmelerine imkan sağlıyor. Ama bu bol miktarda kredi vererek gelecekte bu kapasitelerini asma riskine girmeleri demek değil. Ayrıca ekonominin içinde bulunduğu durum itibarı yüksek olup daha makul fiyatlama imkanı yaratacak projelerin (müsterilerin) ortaya çıkmasını ve sağlıklı bir kredi talebinin olusmasını zorlastırıyor.
İsini doğru yapan bir bankacılık sisteminin her yerde olduğu gibi önce fonlama kaynaklarını sağlama alması (bunlara güvenecek hale gelmesi), ekonominin en kötüyü atlattığından emin olması ve karsısında zarar/batık fonlamak için değil ekonominin yeni gerçeklerine uygun varsayımlarla sağlıklı nakit akısı yaratabilecek proje ve kredi talebi bulması gerekiyor. Global ekonomi bu yola girmeden Türkiye’de farklı davranabilmek pek mümkün gözükmüyor."